Gönderen Konu: Bir Geziden Notlar  (Okunma sayısı 2 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimiçi Kuskün Çiçek

  • vedalar gözüyle sevenler içindir çünkü gönülden sevenler hiç ayrılmazlar
  • Süper Yönetici
  • *
  • İleti: 28262
  • Mesajın Beğenildi: 35 Kere
  • Rep 3973
  • Cinsiyet: Bayan
  • Yolu sevgiden geçen herkesle birgün bir yerde
  • Burcum: OGLAK
  • Takımınız: fenerli
Bir Geziden Notlar
« : Ekim 11, 2018, 10:40:30 ÖS »
14 Kasım 2006, saat 11:00’de Avrupa yolculuğum Atatürk havalimanından başlıyordu. Ağır ağır havalanan uçak İstanbul semalarında yükseldikçe şehir gözden kayboluyordu. Bulutların üstünde, güneşin altında, uğultulu bir gürültüyle devam eden yolculuğumda şair gözüyle görülesi güzellikler dikkatimi çekiyor; bulutlar, küme küme kar dağlarına benziyor, bir başka deyişle pamuk yığını gibi. Güneş, ışıl ışıl, gölgelenen yerler küçük gölcükleri andırıyor. Üç saatlik uçuştan sonra Almanya semalarındayız. Düsseldorf havaalanının üstünde şehir oldukça düzgün ve güzel görünüyor. Uçakta iniş hazırlıkları başladı ve bir süre sonra alana indik. Hava yolu şirketi yabancı olduğundan yolcuların çoğu da yabancı. Bavulları aldıktan sonra terminalin dışına çıktım. Beni tanımadığım birisi karşılayacaktı. Onu nasıl tanıyacağımı düşünürken elinde adımın ve soyadımın yazılı olduğu bir kağıtla bana doğru yaklaşan bir bey “Rabia Barış siz misiniz? ” diye soruverdi. Ve böylece Avrupa toprağında yolculuğum ve gözlemlerim başlamış oldu. İlk gözüme çarpan yollar ve yön levhaları idi. Adım başı yön levhası, gideceğiniz yeri üç beş şehir önceden yazmaya başlıyor böylece sürücü yanlış yola girmiyor. Yol ağı bir harika ister istemez albenisi sizi çekiyor. Sağanak yağmur altında Mönchengladbach’a varıyoruz. Vuslat hayır, akıbet hayır oluyor. Çocuklara kavuşup torunlarımla hasret gideriyorum. Burada evler bodrumla birlikte çatı katıyla dört kattan oluşuyor. Bu dört kat yalnızca bir aileye ait olduğundan rahat ediyorlar. Ağaçlar yapraklarını dökmüş olsa da etraf yemyeşil. Çamlar, mimozalar ve benzeri ağaçlar yeşilini yıl boyu hiç kaybetmiyorlar. Bulunduğum yer İngiliz NATO karargahının bulunduğu bir yer. Sessiz, sakin, herkesin birbirine yabancı olduğu bir topluluk ama herkes aynı dili konuşuyor; İngilizce.
Almanya, israfı sıfırlamış, yaptığını en iyi yapmış, en çok elektrik üreten ülke olmasına rağmen elektriği gereken yerde kullanmayı yeğlemiş. Almanya’da, çöp toplanması bile başlı başına örnek alınması gereken önemli bir kanun. Çöpler dört kategoride toplanıyor. Camlar ayrı, plastikler ayrı, kağıtlar ayrı. Bunlar geri dönüşümde kullanılıyor. Atıklarsa daha bir ayrı değerlendiriliyor.Gübreye dönüştürdükleri atık çöpleri naylon poşetlerde almıyorlar. Poşetler toprakta uzun yıllar erimediğinden çöpler kağıtlarda paket olarak hazırlanıp öyle veriliyor bu şekilde yapmayanların çöpü kapısında kalıyor. Belli bir metre kareyi geçen eski eşyalara da kapıdan götürülmesi için ayrıca para ödeniyor. Velhasıl Almanya, düzenli, bakımlı, temiz bir şehir ve insanları birbirine saygılı. Yaya olsun, otomobil olsun başkalarına yol vermeyi kendilerine kural bellemişler. Bir de iki ay boyunca en çok dikkatimi çeken şeylerden biri, Avrupa ülkelerinde komşuların karşılaştıklarında birbirlerine mutlaka selam vermeleri. Bizde selamlaşma oldukça azaldı yabancılara gıpta ederken kendi milletimiz adına çok üzülüyorum.
Tespitlerim arasında birde, Almanya’da gördüğüm Emirdağlı Türk kadınları, bu hemşerilerimin, çok gayretli, çalışkan ve başarılı olmaları dikkatimi çekti. Herkes araba kullanıyor. Ev idaresini, çocuklarının okul ve sosyal faaliyetlerini üstlenmişler. Bunun yanında bir taraftan da dil öğrenmeyi ihmal etmemiş olmaları yönleriyle örnek alınmaları gerektiğini düşünüyorum. Almanya’da yetişen ikinci nesil çocuklarımız, anadilleri olan Türkçe’yi teklerken, üçüncü nesil hemen hemen hiç konuşamıyor. Annelerine birkaç cümle Türkçe cevap veren çocuklar arkasını getiremiyorlar. Almanca veya hangi ülkenin dilini konuşuyorsa o dile geçiveriyorlar. Üçüncü kuşak torunlar yaşları hayli ilerlemiş insanlarımızı gurbet ellere ipsiz, urgansız bağlamışlar. Biraz dokunuverdim, “bir dokun bin ah işit” misali oldu.
Onlar da kendilerince sızlanıyorlar. Diyorlar ki; “-Bize Türkiye’de gavurcu, Avrupa’da yabancı diyorlar, bizler arada kalmış insanlarız, kendimizi oturtacak bir yer bulamıyoruz. Buralara biraz mal-mülk edinip yurdumuza dönmek için gelmiştik ama şartlar bizi bağladı; birincisi sosyal ve sağlık güvencemizin olması, diğeri çocuklarımızın buralarda okuyup, iş kurup, çocuk-çoluğa karışmaları. Bu saatten sonra bizim de ölünceye kadar buralarda olmamız gerekiyor. Bundan böyle Türkiye’ye dönsek burası gurbet, burada kalsak orası. Hasılı işimiz zor, ancak ağaç atla döneriz memleketimize”diye üzüntülerini dile getiriyorlar. Konuştuğum yakınlarımın, dostlarımın, hemen hepsi böyle söylüyorlar, Allah yardımcıları olsun.


Rabia Barış

vedalar gözüyle sevenler içindir çünkü gönülden sevenler hiç ayrılmazlar