Gönderen Konu: Güzel Nasihatlar...  (Okunma sayısı 3928 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Güzel Nasihatlar...
« : Ocak 28, 2014, 07:57:22 ÖÖ »

KÖTÜ HUYUN ZARARI

"Muhammed Sıbgatullah", Allah adamlarından.

Bir gün Ona sordular, "Kötü huylu" olmaktan.

Buyurdu: ("Kötü insan", kötü bilir herkesi.

Bulunmaz kendisinde, merhametin zerresi.

Nankördür, eşe dosta hiç değildir vefâkâr.

Bir iyilik yapsa da, sonradan başa kakar.

Tanımaz helâl harâm, sakınmaz günâhlardan.

Kimseyle geçinemez, incinir herkes ondan.

Hattâ o, çok yapsa da nâfile ibâdeti,

Alamaz sevâp ecir, boşa gider zahmeti.

Hadîste buyuruldu: (Kötü huylu kimseler,

Huyları sebebiyle, Cehenneme girerler.)

Kötü huylu bir kişi, benzer "kırık testi"ye.

Ne yama kabûl eder, ne de döner eskiye.

Öyle fenâlıktır ki "kötü huy" bir insanda,

Görmez iyiliğinin faydasını Mîzânda.

İster ki, başkasına zarar versin durmadan.

Zîrâ böyle kişiler, zevk alır hep bunlardan.

Hâlbuki kuyu kazsa, birine, biri eğer,

Kazdığı o kuyuya, evvelâ kendi düşer.

Vaktiyle garip biri, bir köyden geçer iken,

Bir fırına uğrayıp, "ekmek" ister içerden.

Velâkin parasını vermek istediğinde,

Bakar ki, hiç parası kalmamış üzerinde.

Bir "Dilenci" zanneder, fırıncı onu o an.

Kalbinden geçirir ki: "Bıktım artık bunlardan".

Bir ekmeğin içine, bolca Zehir koyarak,

Verir o zavallıya, Allah'tan korkmıyarak.

Hiç bir şeyden haberi olmayan o müslümân,

O "Zehirli ekmeği", alıp gider oradan.

Bir köye girdiğinde, rast gelir Genç birine.

Askerden terhis olmuş, dönüyormuş evine.

Acıkmış olduğunu söyleyince genç kişi,

Ona merhametinden, acır ve yanar içi.

Fırıncıdan aldığı ekmeği verir ona.

Gönül râhatlığıyla, devâm eder yoluna.

Genç, orada oturup, o ekmeği yiyerek,

Yürür gider evine, hiç bir şey bilmiyerek.

Lâkin başlar içinde o Zehirin tesiri.

Ve başlar titremeye vücûdunun her yeri.

Artık son nefesini alırken o genç adam,

Der ki: (Ben, köyümüze yeni girmiştim ki tam,

Yolcunun birisinden, bir ekmek alıp yedim.

Ondan sonra başladı titremeye her yerim.)

Bunu duyan fırıncı, başlar bir dövünmeye.

Der: (Eyvâh, o zehiri ben koydum o ekmeğe.

Keşke yapmaz olaydım, yaptığım iş doğru mu?

Ben, kendi elim ile zehirledim oğlumu.)

Ne kadar pişmân olup, üzüldüyse de içten,

Lâkin oğlu ölmüştü, geçmiş idi iş işten.)
« Son Düzenleme: Ocak 28, 2014, 08:11:53 ÖÖ Gönderen: Mαhzєη »
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #1 : Ocak 28, 2014, 07:58:21 ÖÖ »

MÜNÂKAŞA ZARARLIDIR

"Abdül'azîz Dehlevî", büyük âlimlerdendi.
Bir gün sevdiklerine, sohbette şöyle dedi:

(Kötü huylardan biri, "Münâkaşa etmek"tir.
Yâni her meselede (Ben haklıyım) demektir.

Hâlbuki münâkaşa, netîceye götürmez.
Hattâ fayda yerine, zarar verir çoğu kez.

Dost ile münâkaşa, azaltır muhabbeti.
Düşmân ile olursa, çoğaltır adâveti.

Münâkaşa sonunda, dostun kalbi incinir.
Hâlbuki gönül yıkmak, "Kâbe yıkmak" gibidir.

Hâlis mü'min, kaçınır münâkaşa etmekten.
Titrer, bir müslümânın kalbini incitmekten.

Vaktiyle bir müslümân, gider bir medreseye.
Bir âlimin yanında, ilim tahsîl etmeye.

Çalışır gece gündüz, aylar geçer aradan.
Lâkin hiç istifâde edemez üstâdından.

Çalışır, gayret eder her gün daha ziyâde.
Yine hiç hocasından edemez istifâde.

En nihâyet üstâdı, çağırır o kimseyi.
Der ki: (Çalışıyorsun dersine gâyet iyi.

Lâkin hiç istifâde etmedin, biliyorsun.
Ve bunun sebebini, çok merak ediyorsun.

Buna sebep şudur ki, gelirken sen bu il'e,
Münâkaşa etmiştin yolda bir mü'min ile.

O mü'minin kalbini kırmış idin bu yüzden.
Hâlbuki kalp kıranlar, mahrum kalır feyizden.

Helâllık almadıkça, gidip ondan ihlâsla,
Bizden, bir istifâden olamaz senin aslâ.)

O da gidip, onunla konuştu, helâllaştı.
Yüksek mertebelere, bir kaç günde ulaştı.

Bir gün de Resûl ile, hazreti Ebû Bekir,
Dururken, yanlarına hayâsız biri gelir.

Hakârette bulunur Allah'ın Resûlü'ne.
Sabreder Resûlullah onun bu sözlerine.

Sıddîk dahî sabreder buna mütemâdiyen.
Sonra dayanamayıp, cevap verir âniden.

Ve der ki: (Ey hayâsız, hiç utanmıyor musun?
Allah'ın Resûlü'ne hakâret ediyorsun.)

Hazreti Ebû Bekir böyle cevap verince,
Resûlullah, oradan ayrılırlar hemence.

Sıddîk bunu görünce, koşup hemen peşinden,
Niçin ayrıldığını sorunca kendisinden,

Buyurur: (Ey kardeşim, o hakâret ettikçe,
Melekler bizimleydi, biz cevap vermedikçe.

Hattâ o, bize öyle hakâretler ederken,
Melekler, (Sen öylesin!) derlerdi ona hemen.

Ne zaman ki sen ona cevap verdin kızarak,
Şeytânlar geldi hemen, melekler ayrılarak.)

Hazreti Ebû Bekir üzülür yaptığına.
O günden îtibâren, Taş koyardı ağzına.)
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #2 : Ocak 28, 2014, 07:59:24 ÖÖ »

EY GÂFİL İNSAN!

"Ni'metullah Geylânî", âlim ve velî bir zât.
Vaaz ve derslerinde, ederdi çok nasîhat.

Bir gün de buyurdu ki: (Bu hak dostu velîler,
İnsanları, küfürden çekip alıverirler.

Onların huzûrunda, edebsizlik eylemek,
Felâkete götürür, dikkatli olmak gerek.

Allah'ın kullarıyle, iyi geçinmek için,
İşlerinde, kolaylık gösterin her kişinin.

Zîrâ buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
(Sakın zorlaştırmayıp, kolaylık gösteriniz.)

Her kim ki, günâhına hâlisen olsa pişmân,
Affeder o günâhı Allahü azîmüşşân.

Kim, yalnız Dünyâ için hep gayret gösterirse,
Sonunda, muhakkak ki pişmân olur o kimse.

Ey bu harâb olacak evi tâmir eyliyen!
Fazla emek verme ki, bir gün çıkar elinden.

Bu dünyâ bir Köprüdür, sen geçip gitmeye bak.
Kimseye kalmamış ki, sana kalsın bu konak.

Harâb olacak şeye, bu îtinâ, bu meyil,
Akıllı olanların yapacağı iş değil.

Ey aklını, fikrini, dünyâya veren kişi!
Vaz geç ki, Hak teâlâ beğenmiyor bu işi.

Zîrâ yaratıldı ki bu insanlar ve cinler,
Yalnız Hak teâlâya, ibâdet eylesinler.

Ey gönlünü dünyâya kaptıran gâfil insan!
Yaldızlı süslerine aldanma sakın amân!

Dışı Güzel görünür, lâkin aldatıcıdır.
Üzeri şeker kaplı, içi gâyet acıdır.

O öyle bataktır ki, yutar çok insanları.
Ona aldananların, hüsrân olur sonları.

İnsanların kalbini, bakın ki kazanmaya,
Zîrâ bu sebep olur, "Hak rızâsı" almaya.

Her insana edin ki çok iyilik ve ihsân,
Zîrâ lutf-ü ihsânın, kulcağızıdır insan.

Sana zarar, sıkıntı gelirse birisinden,
Ona gücün yetse de, affedici ol hemen.

Ey insanoğlu, sakın, unutma hiç Rabbini.
Çıkarma hâtırından, O'nun emirlerini.

Rabbin bahşetmiş sana, ne mükemmel âzâlar.
O'nun emrine göre kullan ki, yanmıyalar.

Allah'tan başkasından, etme ki bir şey talep,
Onlar da, senin gibi, âciz birer Kuldur hep.

Allah'ın kullarına, ver ki neş'e ve sevinç,
Âhirette sıkıntı görmiyesin sen de hiç.

Gizle, ifşâ etme ki herkesin günâhını,
Gizlesin Allah dahî, yârın senin aybını.

Sen, darda kalanlara yardım et ki bu günde,
Allah da, yardım etsin sana mahşer gününde.

Ey genç, gençliğin ile gururlanma ki zinhâr,
Genç iken ölüp gitti, nice tâze fidanlar.)
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #3 : Ocak 28, 2014, 08:00:43 ÖÖ »

KİBİRLİ HÜKÜMDÂR

"Veliyyullah Dehlevî", âlim ve velî bir zât.
Bir gün sevdiklerine, anlattı şunu bizzât:

Vaktiyle çok gururlu ve kibirli bir Sultân,
Ülkesini gezmeyi, arzu eder bir zaman.

Ata binip, yanına, alır avanesini.
Çıkar bir gezintiye, dolaşır ülkesini.

Giderken bir haşmetle, hem de gururlanarak,
Karşısına, bir kimse çıkar âni olarak.

Yamalı elbiseli, ihtiyar bir kimsedir.
Yanına yaklaşarak, evvelâ selâm verir.

Sultân, almaz selâmı kibir ve gurûrundan.
O der ki: (Senin ile bir işim var ey sultân!)

Sultân ona kızarak, der ki: (Ne istiyorsun?
Sen, hangi cesâretle bana söz söylüyorsun?)

Atının dizginini tutarak o ihtiyar,
Der ki: (Ey mağrur sultân, seninle bir işim var!)

Çâresiz kalan sultân, ondan kurtulmak için,
Der ki: (Söyle bakalım, benimle neymiş işin?)

Der ki: (Bu, âşikâre söylenecek şey değil.
Gizlidir, onun için bana doğru az eğil.)

Sultân, ister istemez eğilince o yana,
(Ben Azrâil'im!) diye, bildirir o sultâna.

O bunu öğrenince, soğur eli ayağı.
Üzülür, rengi kaçar, çözülür dizi bağı.

Kekeliyerek der ki hazreti Azrâil'e:
(İzin ver, görüşeyim gidip âilem ile.)

Lâkin O, bir an bile sultâna vermez izin.
Alır hemen rûhunu, bir an beklemeksizin.

Sonra o kıyâfetle, oradan ayrılarak,
Bu sefer bir Mü'mine, gelir âni olarak.

Ona yaptığı gibi, selâm verir ilk önce.
O, tebessüm ederek, cevap verir hemence.

Azrâil, ona dahî hitâb edip o zaman,
Der ki: (Biraz işim var seninle ey müslümân!)

O der: (Hay hay efendim, emrin baş üzerine.
Ne gibi hizmet varsa, getireyim yerine.)

O zaman Melek der ki: (Ey müslümân kardeşim!
Ben ölüm meleğiyim, seninle budur işim.)

O der ki: (Hoş geldiniz, safâlar getirdiniz.
Ben de sizi beklerdim, beni sevindirdiniz.

Lâkin ricâm şudur ki, çabuk olun az daha.
Rûhumu, bir an önce kavuşturun Allah'a.)

Melek der ki: (Ey mü'min, benden bir arzun var mı?
Rûhunu, ne şekilde istiyorsun almamı?)

O der ki: (Mâdem öyle, izin ver bana biraz.
Abdest alıp kılayım, iki rekât bir namâz.

Ben, ikinci rekâtin secdesini yaparken,
Sen de tam o sırada, rûhumu kabzet hemen.)

Kabûl eder Azrâil onun bu ricâsını.
Secdede, incitmeden alıverir canını.
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #4 : Ocak 28, 2014, 08:01:24 ÖÖ »

HANIMA NASIL DAVRANMALI?

İslâm âlimlerinden, Hasen Fehmî Efendi,
Âile seâdeti bâbında şöyle derdi:

"Güzel huylu" olmalı bir erkek hanımına.
Şefkat ve muhabbetle davranmalı hep ona.

Ev içinde, dâimâ "Güler yüzlü" olmalı.
Ona karşı yumuşak ve nâzik davranmalı.

Önce selâm vermeli, girince eve erkek.
Hatırını sormalı, hem (Nasılsın?) diyerek.

Neş'esiz, üzüntülü görürse onu eğer,
Tesellî eylemeli söyleyip güzel şeyler.

Onu "Çok sevdiğini" bildirmeli kendine.
İştirak etmelidir sevincine, derdine.

Ağır ve zor işleri, meselâ çarşı pazar,
İşlerini, hanıma yaptırmamalı zinhâr.

Kolaylık göstermeli ona ev işlerinde.
Ve yardım etmelidir, çocuk terbiyesinde.

Yemede, giyinmede, imkânı varsa şâyet,
İyisini almaya etmeli sa'y-ü gayret.

Onu, hiç bir sûrette aslâ dövmemelidir.
Dövmek değil, "Sert" bile, hiç söylememelidir.

Resûlullah buyurdu: (Eşini dövse bir zât,
Bilsin ki, dâvâcısı mahşerde benim bizzât.)

Onun huysuzluğuna sabırlı olmalıdır.
Bir günden daha fazla dargın durmamalıdır.

Ahlâkında, huyunda değişiklik görünce,
Kabâhati, kendinde aramalı ilk önce.

Görmezlikten gelmeli, bâzı kusûrlarını.
Gizlemeli herkesten, ayıp ve sırlarını.

Ona, yanında iken ve yanında olmadan,
"Hayır duâ" etmeli, kaçmalı "Bedduâ"dan.

Çünkü o, gece gündüz beyi için çalışır.
Ve onun en vefâlı "Hayat arkadaşı"dır.

Onun, kat'î sûrette kırmamalı kalbini.
Zîrâ o, beyi için adamıştır kendini.

Bâzı erkek vardır ki, nâziktir ona buna.
Lâkin "Arslan kesilir evinde hanımına.

Önemsiz bir şeyleri bahâne eyliyerek,
İncitir hanımını, hakâretler ederek.

Şunu bilmelidir ki, "Kalp kırma"nın günâhı,
Sanki yıkmak gibidir, kazmayla Beytullah'ı.

Hattâ en büyük günah, "Küfür"den sonra gelen,
Mü'mini incitmektir, şu veyâ bu sebepten.

"Îmân"dan sonra ise, en kıymetli ibâdet,
Bir mü'minin kalbini sevindirmektir elbet.

Yine bilmelidir ki, hanım "Esir" değildir.
Rabbin bir emâneti, bir "Cennet nîmeti"dir.

Bu yüzden, hanımını üzmemeli bir erkek.
Ve ona güvenmeli, çok muhabbet ederek.

Öyle olmalıdır ki hanımıyla gerçekten,
Bilsin ki: "Beyim beni, çok seviyor herkesten".
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #5 : Ocak 28, 2014, 08:02:58 ÖÖ »

ANA BABAYA HİZMET

"Eşrefzâde Bursavî", hâl ehli bir büyük zât.
Ana-baba hakkında, şöyle etti nasîhat:

"Ana-baba" hakkında, lüzumlu bilgileri,
Şöyle beyân etmiştir, Allah'ın Peygamberi:

(Bir kul ki, anasının ayağını öperse,
"Cennetin eşiğini öpmüş olur o kimse.

Râzıysa anne baba, kızı yâhut oğlundan,
Allahü teâlâ da, râzı olur o kuldan.

Ve eğer anne baba, kızarsa evlâdına,
Allah da, gadab eder elbette o kuluna.

Onlara her yapılan iyilik, yardım, ihsân,
Üstündür çok nâfile namâz, oruç ve hac'dan.

Eğer anne babaya, hizmet etse bir evlât,
Yârın mahşer gününde, "Ateşe girmez o zât.

Ve eğer şefkat ile bakarsa yüzlerine,
"Hâc" ve "Ömre sevâbı yazılır o mü'mine.)

Biri sordu Resûle: (İhtiyar oldu annem.
Yaşlılıktan ötürü, aklı da azaldı hem.

Bütün hizmetlerini, bizzât ben yapıyorum.
Elimle yediriyor, sırtımda taşıyorum.

Ona yapmış olduğum bu hizmet sebebiyle,
Ödemiş olur muyum hakkını tamâmiyle?)

Buyurdu ki: (Olmazsın, şu ki bunun hikmeti,
O, senin yaşamanı isteyip hizmet etti.

Sen ise, vâlidene hizmet edersin, fakat,
Beklersin ki, acabâ ne zaman eder vefât?)

Bir kimsenin babası, "Felç olmuştu âniden.
Oğlu hizmet ederdi, o günden îtibâren.

Ve lâkin usanınca babasına bakmaktan,
Bir gece vakti onu, sırtına alaraktan,

Evden çıkıp, dedi ki hem de kendi kendine:
"Götürüp bırakayım, ıssız bir dağ dibine"

Geldi bu niyet ile, kervan geçmez bir dağa.
Başladı oralarda, "Uygun yer" aramaya.

Lâkin bildi babası, onun bu niyetini.
Dedi ki: (Ey evlâdım, fazla üzme kendini.

Beni şuraya bırak, hiç yorulma boş yere.
Zîrâ ben de babamı, bırakmıştım bu yere.)

Bu sözler karşısında, üzüldü buna gâyet.
Sordu ki: (Nasıl oldu, bana dahî îzâh et.)

Dedi: (Benim babam da, felç olmuştu bir gece.
Ben de böyle bakmıştım babama senelerce.

Ve lâkin senin gibi, ben de çok usanmıştım.
Bir gece, tam bu yere getirip bırakmıştım.

Zîrâ büyüklerimiz, demiş ki zamânında:
(Her kişi ne ekerse, onu biçer sonunda.)

Bu sözler, bir "Ok" gibi saplandı sînesine.
Onu tekrar sırtlayıp, götürdü hânesine.

Giderken hem ağlıyor, hem duâ ediyordu.
(Yâ Rabbî, yanlış yaptım, beni affet) diyordu.

 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #6 : Ocak 28, 2014, 08:04:10 ÖÖ »

KALP KIRMAK HARÂMDIR

Dâvûd-i Kayserî ki, çok mübârek bir kişi.
İnsanları gafletten uyarmaktı sırf işi.

O bir gün buyurdu ki: (Yaşamayın gafletle.
Zîrâ âni geliyor ecel umûmiyetle.

Bilhassa "Kul hakkı"na edin ki çok riâyet,
Mahşerde, hak altından kurtuluş zordur gâyet.

Meselâ harâm olsa, elbisenin düğmesi,
O namâzın, insana olmaz bir fâidesi.

Üstümüzde kul hakkı, olsa da "Yarım akçe",
Cennete giremeyiz, onu ödemedikçe.

Kul hakkını, dünyâda, kolaydır edâ etmek.
Ve lâkin âhirette, çok çetindir ödemek.

Zîrâ o gün, geçmiyor dünyâdaki paralar.
"Sevap" ve "Günâh" ile ödenecek bu haklar.

Yâni sevâbı varsa, gider alacaklıya.
Yoksa, onun günâhı yükletilir borçluya.

Bunun için dünyâda, her kişi helâllaşsın.
Aslâ mahşer gününe, borç alacak kalmasın.

"Haklı" olsanız bile, siz yine dileyin af.
Belli olmaz, belki de haklıdır karşı taraf.

Zîrâ mahşer yerinde, nice alacaklılar,
Hesâpları "ters" dönüp, sonunda borçlu çıkar.)

Dediler ki: (Efendim, îzâh buyurduğunuz,
Kul hakları, nelerden ibârettir bâhusus?)

Cevâben buyurdu ki: (Kul hakkı denilince,
Hâtıra, "Maddî haklar" gelirse de ilk önce,

Bunlardan daha mühim haklar da var muhakkak.
Meselâ kul hakkıdır, "Kalp kırmak, gönül yıkmak.

Hattâ insan, "Kâbeyi yıksa da yetmiş defâ,
Kalp kırmanın yanında "Hafif" kalır bu daha.

İnsanın, kimler ile varsa çok alâkası,
Onlarla îcâb eder, sık sık helâllaşması.

Meselâ sıra ile, zevcemiz, çocuğumuz,
Hısım akrabâ ile, arkadaş ve komşumuz.

Hepsinin, ayrı ayrı üstümüzde hakkı var.
Bunların içinde de, en mühimi, "Hanımlar".

Eğer ki hanımını incitirse bir kişi,
Helâllık almadıkça, mahşerde zordur işi.

Her gün evden çıkarken, helâllaşmak gerekir.
Zîrâ ölebiliriz, eceller âni gelir.)

Dediler ki: (Efendim, Allah katında bir kul,
Hangi vasıflarıyla olur iyi ve makbûl?)

Buyurdu: (Mâhir olsa bir kişi mesleğinde,
Sırf bununla, bir kıymet kazanmaz Hak indinde.

Zekî ve kurnaz olmak, makâm, mevkî, müdürlük,
İndallah, o insana sağlamaz bir üstünlük.

Kim fazla korkuyorsa Allahü teâlâdan,
Odur Allah indinde kıymeti fazla olan.

Kim kazanmak isterse, Hak indinde îtibâr,
"Takvâ"ya sarılsın ki, Rabbimiz buna bakar.)
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #7 : Ocak 28, 2014, 08:05:48 ÖÖ »

KARDEŞLİK VE ŞEFKAT

Ulu Ârif Çelebi, ilme âşık bir kişi.
Okuyup okutmaktı, en sevdiği tek işi.

Bir gün, sevdikleriyle başlıyarak sohbete,
Şöyle bir hâdiseyi nakletti cemâate:

"Halîl" ile "İbrâhim" adında, çok önceden,
İki kardeş yaşarmış, birbirini çok seven.

Büyük olanı "Halîl", küçüğü "İbrâhim"miş.
Halîl "Evli", çocuklu, İbrâhim "Bekâr" imiş.

Ortak bir Tarla"ları varmış ki hem onların,
Geçinip giderlermiş geliriyle tarlanın.

Ve her sene sonunda, ne kadar çıksa "Buğday",
Hemen eşit olarak, ederlermiş "iki pay"

Bir yıl, ekinlerini biçip harman yapmışlar.
Buğdayları savurup, ikiye ayırmışlar.

Büyük olan demiş ki: (Ey kardeşim İbrâhim!
Ben gidip çuvalları, ambardan getireyim.

Ben gelinceye kadar, sen bekle az bir zaman.
Gelmesin buğdaylara herhangi zarar, ziyân.)

Halîl eve gidince, düşünmüş ki İbrâhim:
(Ben "Bekâr" bir kişiyim, "Evli"dir fakat âbim.

Daha çok buğday lâzım elbet Onun evine.
Benimkinden bir miktar, atayım onunkine.)

O, âbisi hakkında bunları düşünerek,
Payından, onunkine aktarmış üç beş kürek.

Halîl, çuval elinde çıkagelmiş o ara.
Demiş: (Haydi doldur da, götürüver anbara.)

İbrâhim "Peki" deyip, kendine âit olan,
Buğdaydan yüklenerek, anbara olmuş revân.

İbrâhim ayrılıp da, gider gitmez anbara,
Şu şekilde düşünmüş, âbisi de o ara:

(Çok şükür ben "Evli"yim, kurulu düzenim var.
Lâkin küçük kardeşim İbrâhim henüz Bekâr.

O, daha çalışıp da, para biriktirecek.
Ve maddî sıkıntıyla, ev kurup evlenecek.

Benim böyle derdim yok, hazır evim ve eşim.
Buğdaya, benden fazla, muhtâçtır bu kardeşim.)

Kardeşinin hakkında, o böyle düşünerek,
Payından, onunkine aktarmış bir kaç kürek.

Buğdayı yüklenip de, ayrıldığında biri,
Ona, kendi payından, aktarırmış diğeri.

Onların bu hâlleri, o gün akşama kadar,
Birbirinden habersiz, sürüp gitmiş bu karar.

Nihâyet bakmışlar ki karanlık bastığında,
Hiç "Azalma" olmamış buğday yığınlarında.

Onlar, birbirlerine, böyle güzel hareket,
Edince, vermiş Allah onlara bir "Bereket".

Günlerce taşımışlar, "bitmemiş" buğdayları.
Dolup taşmış buğdayla, evleri, ambarları.

İşte, "Halîl İbrâhim bereketi" denilen,
Hâdise, bu şekilde vâki olmuş eskiden.
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #8 : Ocak 28, 2014, 08:07:03 ÖÖ »

DUÂ, BELÂYI GİDERİR

Ziyâeddîn Nahşebî, büyük âlimlerdendi.
Bir gün, şu hadîseyi dersinde nakleyledi:

(Resûlullah, eshâbla otururken bir ara,
Şu ibretli vak'ayı naklettiler onlara:

Vaktiyle bir kavimde, yaşıyordu Üç adam.
Bir yere giderlerken, bir dağda oldu akşam.

Hemen yer aradılar, gecelemek üzere.
Bir "Mağara" görerek, sığındılar o yere.

Lâkin koca bir Kaya", dağdan yuvarlanarak,
Mağara kapısını kapadı tam olarak.

Dediler ki: (Bu yerden, bizleri kim kurtarır?
Bize yardım edecek, ancak Hak teâlâdır.

İyi işlerimizle, edelim Ona niyâz.
Ola ki, O da bizi bu yerden eder halâs.)

İçlerinden birisi, dedi ki: (Yâ ilâhî!
Benim "Annem ve Babam" vardı ki pîr-i fâni,

Onların yemeğini bizzât yedirmeyince,
Ben, hanım ve çocuklar, yemezdik daha önce.

"Rızân için" yaptımsa onlara bu hizmeti,
Kaldır üzerimizden bu büyük musîbeti.)

O böyle dediğinde, aralandı az kaya.
Lâkin çıkamadılar yine de dışarıya.

Bu sefer ikincisi, dedi ki: (Yâ ilâhî!
Komşumuzun, çok güzel bir Kızı var idi ki,

Onunla buluşmayı isterdim harâretle.
Lâkin o, teklîfimi reddederdi şiddetle.

Sonra bir "Kıtlık" oldu, günlerce kaldılar aç.
Nihâyet erzak için, oldular bize muhtâç.

Ben bunu fırsat bilip, o kıza erzak verdim.
Sonra da, (Teklîfime, "Evet" de haydi!) dedim.

Dedi ki: (Sen Allah'tan korkmaz mısın ey kişi!
Nasıl teklîf edersin, bana günâh bir işi?)

Ben bunu işitince, kendime geldim hemen.
Vazgeçtim o günâhı irtikâb eylemekten.

Bu işten, "Rızân için" ictinâb ettim ise,
Buradan çıkmak için, yardım et yâ Rab bize.)

O kaya, biraz daha aralandı o vakit.
Lâkin henüz çıkmaya, olmadı tam müsâit.

Bu sefer üçüncüsü, dedi ki: (Yâ ilâhî!
Amele tutmuş idim ücret ile ben dahî.

Lâkin gitti birisi, ücretini almadan.
Ben, onun ücretini çalıştırdım çok zaman.

Birikti hesâbına, bir hayli mal ve davar.
Bir gün gelip istedi ücretini o tekrar.

Dedim ki: (Şu gördüğün öküz, koyun ve deve,
Senindir her birisi, sür götür senin eve.)

Yâ Rabbî, "Rızân için" yaptımsa bu işi ben,
Kaldır bu musîbeti, bizim üzerimizden.)

O da Hak teâlâya, edince böyle niyâz,
Taş kaydı biraz daha, oldular bundan halâs.

 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #9 : Ocak 28, 2014, 08:13:01 ÖÖ »

MUHTÂÇLARA YARDIM

Abdurrahîm Bursâvî, âlim ve velî zâttı.
Bir gün, sevdiklerine, şu vak'ayı anlattı:

"Abdullah bin Mübârek" adında bir evliyâ,
Hac'da iken bir gece, gördü şöyle bir rüyâ:

Semâdan yeryüzüne, "İki melek" indiler.
Sonra, birbirleriyle hasbihâl eylediler.

Meleklerden birisi, sordu ki diğerine:
(Bu sene, kaç müslümân geldi bu Hac yerine?)

O dahî cevâbında, şöyle dedi o zaman:
(Bu yıl Hac'ca gelenler, altıyüzbin müslümân.)

Birincisi sordu ki yine ikincisine:
(Peki, kaçının haccı kabûl oldu bu sene?)

Dedi ki: (Bu kadar çok kimse Hacca gelmiştir.
Lâkin hiç birininki, kabûl edilmemiştir.

Fakat Şam'da, "Alî bin Muvaffak" diye bir zât,
Var ki, Hac sevâbını kazanmıştır o bizzât.)

Abdullah bin Mübârek, bu rüyâ üzerine,
O zâtı bulmak için, yöneldi Şam şehrine.

"Alî bin Muvaffak"ı sorarak ahâliden,
Hânesini öğrenip, yanına gitti hemen.

Önce selâm vererek, anlattı rüyâsını.
Dedi ki: (Söyle bana, sen şu işin aslını.

Sana, Hac sevâbını kazandıran iş nedir?
Ne amel işledin ki, kazandın böyle ecir?)

Alî bin Muvaffak da, buna çok etti hayret.
Dedi ki: (Bilmiyorum, yapmadım bir ibâdet.

Ayakkabı tâmiri yapmaktır asıl işim.
Otuz seneden beri, Hacca gitmek isterim.

"Üçyüz dirhem" parayı, biriktirip nihâyet,
Bu yıl, Hacca gitmeye etmiştim hâlis niyet.

Lâkin kısmet olmadı bu sene de bana Hac.
Zîrâ bir komşum vardı, gâyet fakir ve muhtâç.

Bir gün gidip gördüm ki bu komşumun evine,
Et kokusu yayılmış evinin her yerine.

Şaka ile dedim ki: (Et pişiyor ocakta.
İkrâm et de, berâber yiyelim şuracıkta.)

Ben böyle söyleyince, ağladı hüngür hüngür.
Dedi ki: (Çocuklarım, aç bekliyor üç gündür.

Bütün şehri dolaşıp, iş aradım bir hafta.
Lâkin hiç bulamadım uygun iş, bir tarafta.

Bir yolun kenarında,Ölü bir hayvan gördüm.
Zarûret miktârınca, kesip eve götürdüm.

Yemek pişiriyorum çocuklara o etten.
İkrâm edemiyorum size de bu sebepten.)

Ben bunu öğrenince, çok sızladı yüreğim.
Ve hemen düşündüm ki: Buna yardım edeyim.

Muhtâç olan kimseye, yardım eli uzatmak,
Nâfile ibâdetten, kıymetlidir kat be kat.

Abdullah bin Mübârek, öğrenince bu hâli,
Buyurdu: (Çok isâbet eylemişsin yâ Alî!)
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #10 : Ocak 28, 2014, 08:13:45 ÖÖ »

ÖFKENİN ZARARLARI

Abdül'azîz Dehlevî, bir gün "Öfke" bâbında,
Câmide, cemâate şöyle dedi vâzında:

Bir gün hükümdâr Me'mûn, odasına gelerek,
Sofraya oturdu ki, bir miktar yesin yemek.

Ve lâkin hizmetçisi, çorbayı getirirken,
Elinde olmaksızın, ayağı kaydı birden.

Döküldü sıcak çorba, Sultânın üzerine.
Hiddetlendi hükümdâr, derhâl hizmetçisine.

Hattâ dövecekti ki kalkıp onu bir yaman,
Akıllı hizmetçisi, vermedi buna meydan.

Dedi ki: (Ey efendim, acele etmeyiniz.
Dînin emri üzere, lütfen amel ediniz.

Bakın, buyuruyor ki Kur'ânda Hak teâlâ:
"Takvâ sâhibi kullar, öfkelenmezler aslâ")

Teskîn oldu hükümdâr, onun bu sözlerinden.
Dedi: (Ben de vazgeçtim, sana sinirlenmekten.)

Hizmetçisi dedi ki: (Âyetin devâmı var:
"Kusûru olanları, affeder hemen onlar.")

Onun bu sözü dahî, çok memnun etti onu.
Dedi: (Ben de affettim, senin bu kusûrunu.)

Hizmetçi, hükümdâra dedi ki en sonunda:
(Sultânım, iş bitmedi, devâmı var onun da.

Bakın buyuruyor ki bu âyette Rabbimiz:
"İhsân sâhibi olan kulları çok severiz.")

Bu söz de huzûr verdi hükümdârın içine.
Bir kese Altın alıp, verdi hizmetçisine.

Yine Behâeddîn-i Buhârî hazretleri,
Çok titiz davranarak, yer idi yemekleri.

Bir yemek pişmiş ise "Gadab" ve "Öfke" ile,
Anlayıp, yemez idi ondan bir lokma bile.

Bir gün, dâvet ettiler yemeğe kendisini.
Lâkin hiç o yemeğe uzatmadı elini.

Dediler ki: (Efendim, helâldi yemeğimiz.
Merak ettik, acabâ ne için yemediniz?)

Buyurdu ki: (Yemekler helâldi hepsi, fakat,
Kızgın ve öfkeliydi, yemeği pişiren zât.)

Talebeden biri de, suâl etti: (Efendim!
Hâllerim iyi değil, neye dikkat edeyim?)

Buyurdu ki: (Lokmana dikkat eyle her zaman.
Harâmdan, tek bir lokma geçmesin boğazından.

Hem ayrıca bir yemek, pişer ise "Gaflet"le,
Veyâ hazırlanırsa, "Gadab" ve "Kerâhet"le,

O yemekten, insana olmaz fayda, bereket.
Zîrâ şeytân ve nefis, karışır ona elbet.

Böyle pişen yemekten, yer ise biri eğer,
Ondan hep zuhûr eder çirkin, kötü fiiller.

Ve eğer "Huzûr" ile, "Besmele" söyliyerek,
"Neşe" ve "Sevgi" ile yapılırsa bir yemek,

Ondan her kim yer ise, kurtulur çok marazdan.
Lezzet alır yaptığı ibâdet ve namâzdan.)
« Son Düzenleme: Ocak 28, 2014, 08:14:15 ÖÖ Gönderen: Mαhzєη »
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #11 : Ocak 28, 2014, 08:15:32 ÖÖ »

ATEŞ DEYİP GEÇMEYİN

"Abdülhamîd Şirvânî", âlim ve velî zâttı.
İşi, dîne hizmet ve gençlere nasîhattı.

Bir gün, talebesiyle sohbet ederken bu zât,
Dünyâdan bahsederek, şöyle etti nasîhat:

(Kardeşlerim, dünyânın bilcümle servetiyle,
Hiç bir değeri yoktur indallah zerre bile.

"Sinek kanadı" kadar kıymeti olsa idi,
Onlardan, kâfirlere, bir yudum su vermezdi.

Gerçi bâzı kâfirler, zengindir, malları çok.
Ama hiç o malların, indallah kıymeti yok.

Allah, "dünyâ malı"na kıymet vermediğinden,
Hiç sevmediklerine veriyor bu nîmetten.

Ama onlar, Cennet'ten tam mahrum olacaklar.
Cennetin, kokusunu bile duyamıyacaklar.

Kâfirlere verilen o mallar, âhirette,
Onların azâbını arttıracak elbette.

Müslümân olanlar da, malının "Zekâtını,
Vermezse, âhirette yüklenir azâbını.

Zekâtı verilmiyen o mallar, o paralar,
Mahşerde "Ateş" olup, sâhiplerini yakar.

"Ateş" deyip geçmeyin, ona hiç dayanılmaz.
Bir kibrit alevine elinizi tutun az.

Su biraz çok ısınsa, abdest alamıyorum.
(Yâ Rabbî, bu insanlar nasıl yanar?) diyorum.

Şimdi bâzı insanlar, bir parçacık menfaat,
Uğruna, Cehenneme sürükleniyor, heyhât!

Kalpten Dünyâ sevgisi çıkmadıkça velhâsıl,
Hakîkî seâdete, olamaz kimse vâsıl.

Bu, hele bu zamanda çok çetin ve müşkildir.
Bu, çok ibâdet ile olacak şey değildir.

Çok oruç tutmak ile ve kılmakla çok namâz,
Kalpten, "dünyâ sevgisi", yine çıkarılamaz.

Bunu elde etmenin, bir yolu var ki şu an,
O da, bu seâdete, bu nîmete kavuşan,

Bir "Allah adamı"nı sevip, Ona uymaktır.
Kendi aklını atıp, Ona tâbi olmaktır.

Çünkü o büyüklerin, doğrudur her işleri.
Onlara tâbi olmak, kurtarır kişileri.

Zîrâ bir vâsıtaya bindiğinde bir kimse,
Ona tâbi olmalı, sürücüsü kim ise.

Meselâ bir gemiye binerse biri şâyet,
Geminin kaptanına tâbi olur o elbet.

Tâbi olmıyacaksa, binmesin gelip buna.
Bindiyse, uymalıdır geminin kaptanına.

Eğer müdâhaleye kalkarsa, o, ahmaktır.
Dînimizin esâsı, çünkü tâbi olmaktır.

Hazreti Ebû Bekir, kâfirlere dedi ki:
(Mâdem ki O söyledi, doğrudur elbette ki.)

"Edeb"in bir târifi, "Îtirâz etmemek"tir.
Büyüklerin emrine, hemen "Peki" demektir.
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #12 : Ocak 28, 2014, 08:17:14 ÖÖ »

ADÂLET VE İHSÂN

"Abdülvehhâb-ı Mısrî", hâl ehli bir velî'ydi.
Nasîhati, herkese pek çok fâideliydi.

Derdi: (Kulun, aynıysa dışı gibi içi de,
Rabbimiz buyurur ki: "Gerçek kul budur işte".)

İnsanlara hizmeti, vazîfe biliyordu.
(Dünyâda en kârlı iş, işte budur) diyordu.

Kimseyi gıybet etmez, dinlemezdi de hattâ.
Derdi ki: (Bu, korkunç bir hastalıktır âdetâ.)

Son derece sabırlı, tevekkül ehliydi pek.
Her dert ve musîbete, katlanırdı severek.

Derdi kiİki türlü, kula gelir hidâyet.
Kimine "İhsân" olur, kimine de "Adâlet".

Bir kimse, duâ edip dese ki: (Yâ ilâhî!
Îmân ve hidâyete kavuştur beni dahî.)

Onun, hüsnü niyetle yaptığı bu duâyla,
O kulu, hidâyete erdirir Hak teâlâ.

İnsan, bütün ömrünce istese bunu bir an,
Ölmeden, o kimseye nasîb olur bu "îmân".

İşte, duâ edip de, hidâyete kavuşmak,
"Adâlet-i ilâhî" sâyesindedir ancak.

Bâzı kimseler dahî vardır ki bu dünyâda,
"Îmâna gelmek" için, bulunmaz bir duâda.

Haberi bile yoktur îmândan, hidâyetten.
Lâkin seçip kurtarır, Allah onu o dert'ten.

Yâni ona tanıtır Sevdiği bir kulunu.
Onun vâsıtasıyla, kendine çeker onu.

Bu da, hak teâlânın "İhsânı"dır ki elbet,
Dünyâda, olmaz artık bundan büyük bir nîmet.

Bir "Allah adamı"nı tanımadan bir kimse,
Yüz sene, hiç durmadan ibâdet, hizmet etse,

Yine de kayabilir ayağı o kişinin.
Çünkü tasarrufunda değildir bir mürşid'in.

Mürşidi olmıyanın îmânı, bu devirde,
Yüzen "Tahta parçası" gibidir bir nehirde.

Dalgalar tesiriyle bir batar, sonra çıkar.
Her an bir tehlikeye olabilir o dûçâr.

Rehberi olanların îmânına gelince,
"Kaya" gibi muhkem ve sağlam olur bir nice.

Yâni hakîkî rehber olmadan bir şey olmaz.
İnsanlar, âhirette azâbtan kurtulamaz.

Peygamber olmayınca, nasıl ki din olmazsa,
Onun vârisleri de öyledirler hülâsa.

Lâkin mürşid geçinen, sahte şeyhler dahî var.
Bu gibiler, din değil, "Dünyâ adamı"dırlar.

Onların olmaması, olmasından iyidir.
Çünkü onlar, Yol kesen eşkıyâlar gibidir.

Eşkıyâ, insanların, alır yalnız malını.
Bunlar ise çalarlar dînini, îmânını.
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #13 : Ocak 28, 2014, 08:19:55 ÖÖ »

PEKİ DİYEN, KAZANIR

"Seyyid Fehîm Arvâsî", hâl ehli bir kişiydi.
"İslâma hizmet" etmek, en mühim tek işiydi.

O, bir gün buyurdu ki: (Olmayın îtirâzcı.
Dâimâ "Peki" deyin, olsa da biraz acı.

Zîrâ "Peki" demekle Eshâb Resûlullah'a,
Çok yakın ve sevgili olmuşlardı Allah'a.

Hazreti Ebû Bekir, mîrâcı işitince,
Hiç îtirâz etmeyip, tasdîk etti hemence.

"Tamam!" dediği için o gün Resûlullah'a,
"Sıddîk" lakabı ile, yükseldi bir kat daha.

İmâm-ı Rabbânî de, "Hac" için, Hindistân'dan,
Bâzı talebesiyle, yola çıktı bir zaman.

Henüz "Bâkî Billâh"ı tanımıyordu, fakat,
Yok idi o devirde, Onun gibi âlim zât.

Zâhirî ilimlerin, vâkıf olup hepsine,
Ders verirdi yüzlerce ilim talebesine.

İşte o yolculukta, birisi talebenin,
Huzûruna gelerek İmâm-ı Rabbânî'nin,

Arz etti ki: (Efendim, benim bir hocam vardır.
Filân yerde oturur, adı Bâkî Billâh'tır.

Berâber gidelim mi, Onun ziyâretine?)
İmâm, "Peki" buyurdu onun bu teklîfine.

Tevâzû buyurarak, kırmadı o gün onu.
Onun hatırı için, değiştirdi yolunu.

İmâm-ı Rabbânîyi görünce Bâkî Billâh,
Dedi ki: (Aradığım, budur elhamdülillah.)

Zîrâ hep bekliyordu Serhend'den bir "Yiğid"i.
Beklediği o yiğit, "İmâm-ı Rabbânî"ydi.

Bâkî Billâh, İmâm'a etti ki şöyle niyâz:
(Bizim misâfirimiz olmaz mısınız biraz?)

İmâm, bu teklîfe de îtirâz etmiyerek,
Hemen kabûl eyledi yine "Peki" diyerek.

İki gün sohbet edip, buyurdu ki bu defâ:
(İsterseniz gidiniz siz artık Beytullaha.)

Lâkin hazreti İmâm, olmuştu Ona âşık.
Çünkü aradığını, bulmuştu Onda artık.

Dedi ki: (Biz Kâbeye gidecektik velâkin,
Burada, sâhibini buluverdik Kâbenin.)

O huzûrda İki ay kalarak, en nihâyet,
O mürşid-i kâmilden, aldı mutlak icâzet.

Yine o buyurdu ki: (Bu günden tezi yoktur,
İslâma bel bağlayıp, bulmalı râhat, huzûr.

Bu günden yapmalı ki çok ibâdet ve tâat,
Zîrâ hiç beli olmaz, bitebilir bu hayât.

Pişmân olmamak için âhirete gidince,
Öğrenmek lâzım gelir dînini ince ince.

İlim de, öğrenilir sırf "Amel etmek" için.
Bir de "İhlâs" gerektir, esâsı budur işin.

Yâni islâmiyette üç temel esas vardır.
Bunlar, İlim ve Amel, üçüncüsü İhlâstır.)
 

Çevrimdışı Kamil

  • Ey Hayat !!! Söyle Nerde KaLmıştık..
  • Radyo Ailemiz
  • *
  • İleti: 283
  • Rep 25
Ynt: Güzel Nasihatlar...
« Yanıtla #14 : Ocak 28, 2014, 08:20:59 ÖÖ »

CÖMERT OLUN!

"Abdülhakîm Arvâsî", büyük bir evliyâdır.
Kalplere tesir eden nasîhatleri vardır.

Onu gören kimseyi, kaplardı neşe, sevinç.
Yüzünden tebessümü, noksan olmaz idi hiç.

O, bir gün buyurdu ki: ("Dünyâ", küçük ve dardır.
Bunun için burada, sıkıntı, darlık vardır.

Her kim sıkılıyorsa, Dünyâ işleri için,
Demek kalbi, dünyâya dönüktür o kişinin.

Âhirete dönerse, bulur râhat ve huzûr.
Zîrâ ona giden yol, geniş, hattâ sonsuzdur.

Kavgalar, dar yerlerde gelirler hep meydana.
Zîrâ herkes, kendini çıkarır ön plâna.

Herkes, menfaatini kayırır, haset eder.
Herkes, (Dünyâ malına, ben sâhip olayım) der.

Az malı, çok kimseler edince böyle talep,
Dünyâ sıkıntısının menşei de budur hep.

"Alma"yı düşünenin, sıkıntısı çok olur.
Veren ise, dâimâ bulur râhat ve huzûr.

Hem "Vermek" üzerine kurulmuştur dînimiz.
Veren el, alan elden, hep üstündür ve azîz.)

Bir gün Ona sordular: (Efendim, neden acep,
Hakîkî müslümânlar, güleryüzlü olur hep?)

Buyurdu: (Güler yüzlü olur mü'min esâsen.
Zîrâ mü'min olmanın, şiârı budur zâten.

Zîrâ hâlis müslümân, "Ölümü unutmaz hiç.
Ölüm'ü çok anmak da, verir neş'e ve sevinç.

Çünkü Ölüm, başıdır sonsuz bir yolculuğun.
Hazırlanmak lâzımdır, bu sefere çok yoğun.

İnsan, dünyâda bile, çıksa bir kısa yola,
Bir kaç gün evvelinden, koyulur hazırlığa.

Ölüm seferininse, değildir günü belli.
Zîrâ hep âni gelir insanların eceli.

İşte bu yolculuğu, çok düşünen bir insan,
Yapar hazırlığını, gelmeden henüz o an.

Bu dünyâ "Hayâl" olup, gâyet kısa zamandır.
Sonsuz'a nisbet ile, ömür, sanki bir an" dır.

Bunun da çoğu gitti, azı kaldı geriye.
Kavuşmaya bakmalı, rızâ-i ilâhîye.

Ölüm uyandırmadan, uyanalım ki şu an,
Yoksa, mahşer gününde, oluruz gâyet pişmân.)

Bir gün de buyurdu ki: (Kardeşlerim, faraza,
Cemiyet bir "Beden"dir, fertler de birer "Âzâ".

Birinin ayağına, batsa ufak bir diken,
Onun acısı ile, sızlanır bütün beden.

Vücûdun neresinde olsa bir dert ve maraz,
Onun sıkıntısıyla, insan râhat olamaz.

İşte bir memleketin fertleri de böyledir.
Birisi hasta olsa, hepsi üzüntüdedir.

Bunun için herkese, davranın güzel, iyi.
Herkesle hoş geçinip, üzmeyin hiç kimseyi.)
 

 

Related Topics

  Konu / Başlatan Yanıt Son İleti
0 Yanıt
1292 Gösterim
Son İleti Temmuz 31, 2011, 07:39:37 ÖS
Gönderen: мυαммєя αнмєт
2 Yanıt
1104 Gösterim
Son İleti Eylül 21, 2018, 02:09:56 ÖS
Gönderen: Özgür Kız
0 Yanıt
755 Gösterim
Son İleti Ocak 28, 2014, 08:11:06 ÖÖ
Gönderen: Kamil